Atatürk'ü anlamak/ Şapka kanunu

 Atatürk’ün şapka ve benzeri kanunları, bir kumaş meselesi değildi.

O kumaşın altındaki baş meselesiydi.

Çünkü o günlerde bu topraklarda asıl sorun ne yoksulluktu ne de cehalet;

asıl sorun, kutsallaştırılmış alışkanlıkların düşünmenin önüne geçmesiydi.

İnsanlar, neyi neden yaptığını bilmeden yaşıyor; bir biçimi, bir sembolü, bir kalıbı hakikatin yerine koyuyordu.

Şapka Kanunu, bu yüzden bir “şapka” kanunu değildi.

O, itaatin biçime değil akla yöneltilmesi çağrısıydı.

Atatürk şunu çok iyi biliyordu:

Bir toplumun başı değişmeden zihni değişmez.

Zihni değişmeden ahlâkı dönüşmez.

Ahlâkı dönüşmeden de ne adalet kurulur ne üretim ne de onur.

Bu yüzden kıyafete dokundu.

Çünkü kıyafet, insanın dünyaya verdiği ilk cevaptır.

Ve o cevap yüzyıllardır şunu söylüyordu:

“Ben düşünmüyorum, bana öğretileni taşıyorum.”

Atatürk bu cevabı kabul etmedi.

Aynı tavrı fabrikalarda da gördük.

Çünkü o, bağımsızlığın yalnızca sınırlarla değil, tezgâhlarla, makinelerle, üretimle kazanıldığını biliyordu.

Silahla kazanılan bir özgürlük, üretimle korunmazsa emanettir, kalıcı değildir.

Bu yüzden genç bir Cumhuriyet, yokluk içinde şunu yaptı:

Şeker fabrikaları kurdu, demir-çelik tesisleri kurdu, dokuma tezgâhları kurdu, kağıt, cam, çimento…

Bir ülkenin kendi kendine yetebilmesi için ne gerekiyorsa, taşı toprağı sanayiyle yoğurdu.

Kaç fabrika mı?

Bu soruyu rakamla sormak, Atatürk’ü eksik anlamaktır.

Çünkü o fabrikalar sadece bina değildi.

Her biri, “Biz yapabiliriz” diyen bir özgüven inşasıydı.

Her bacadan çıkan duman, yalnızca üretimi değil, onuru temsil ediyordu.

Atatürk’ün asıl derdi şuydu:

Bu toplum başkasının aklıyla, başkasının inancıyla, başkasının malıyla yaşamayı bırakmalıydı.

Ne düşüncede kiracı, ne ekonomide dilenci, ne de ahlâkta taklitçi olmalıydı.

Şapka bu yüzden vardı.

Fabrika bu yüzden vardı.

Harf devrimi, hukuk, eğitim… Hepsi aynı yerden doğdu:

İnsanı özne yapma iradesi.

Bugün hâlâ bazıları soruyor:

“Buna ne gerek vardı?”

Asıl soru şudur:

Eğer bunlar olmasaydı, bugün hangi akılla, hangi üretimle, hangi onurla ayakta duracaktık?

Atatürk, topluma şunu söyledi — ama kimseye zorla değil, tarihin diliyle:

“Ya aklını giyersin, ya başkasının elbisesini taşımaya devam edersin.”

Bu bir kıyafet meselesi değil.

Bu, kimin zihninde yaşadığın meselesidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Schopenhauer'in Sarkaç Düşüncesine Basit Bir Bakış: Bu Sallantıdan Kurtulmak Mümkün mü?

Ben, Sen, Biz ve O, Üzerine Düşünceler

Zihni Hadım Etmek Üzerine