Kayıtlar

Kur-an'ı anlamak mümkün? Okumak?

 İnsan, çoğu zaman hakikati görmek istemez, çünkü gördüğü an sorumluluk başlar. Bu yüzden “tesadüf” kelimesi, modern insanın en büyük sığınağıdır. Anlamlandıramadığı her şeyi onun içine atar ve rahatlar. Oysa tesadüf, cehaletin süslü isminden başka bir şey değildir. Düşün… Cansız moleküller, belirli bir düzende, belirli bir zamanda, belirli koşullar altında bir araya geliyor. Sadece bir araya gelmekle kalmıyor, kendini kopyalayabilen bir yapıya dönüşüyor. Bu yapı mutasyona uğruyor, evriliyor, uyum sağlıyor. Ve sonunda, düşünen, sorgulayan, kendi varlığını tartışan bir varlık ortaya çıkıyor. Bu sürecin her bir adımı, ayrı ayrı incelendiğinde bile akıl almaz bir hassasiyet içerir. Bir proteinin doğru şekilde katlanması bile milyarlarca ihtimal arasından tek bir doğruyu bulmasıdır. Bir DNA zincirinin hatasız şekilde kopyalanması, kör bir rastlantının değil, düzenin eseridir. Şimdi kendine şu soruyu sor: Bu kadar hassas bir düzen, gerçekten düzensizliğin ürünü olabilir mi? Kur’an, bu n...

Zaten düzelmez manipülasyonu

 Zaten düzelmez manipülasyonu Kriz, modern iktidarın en sadık müttefikidir. Çünkü kriz, yalnızca ekonomik göstergelerin bozulması değildir; bilinçlerin daraltılması, zaman algısının kırılması ve insanın gelecekle kurduğu bağın koparılmasıdır. İnsan yarını göremez hâle geldiğinde, bugünün zalimliğini sorgulamaz. Açlık, belirsizlik ve korku; düşüncenin önüne çekilmiş üç ağır perdedir. Bu perdelerin arkasında ise iktidar, görünmez ama dokunulmaz bir konumda bekler. Ekonomik krizler çoğu zaman bir başarısızlık değil, ustalıkla yönetilen bir anlatıdır. Çünkü çözülmeyen kriz, iktidarı yıpratmaz; aksine onu vazgeçilmez kılar. İnsan, yıkıntının ortasında kurtarıcı arar. Oysa iktidar, çoğu zaman yangını söndürmekten çok, ateşin etrafına bariyer çekmeyi tercih eder. Yangın sürsün isterz, yeter ki kontrol altında olsun. Çünkü sürekli kriz hâli, halkı taleplerinden arındırır; özgürlük, adalet ve erdem gibi kavramlar yerini “istikrar” denilen muğlak bir put’a bırakır. Bu noktada suçlular sahney...

Atatürk'ü anlamak/ Şapka kanunu

 Atatürk’ün şapka ve benzeri kanunları, bir kumaş meselesi değildi. O kumaşın altındaki baş meselesiydi. Çünkü o günlerde bu topraklarda asıl sorun ne yoksulluktu ne de cehalet; asıl sorun, kutsallaştırılmış alışkanlıkların düşünmenin önüne geçmesiydi. İnsanlar, neyi neden yaptığını bilmeden yaşıyor; bir biçimi, bir sembolü, bir kalıbı hakikatin yerine koyuyordu. Şapka Kanunu, bu yüzden bir “şapka” kanunu değildi. O, itaatin biçime değil akla yöneltilmesi çağrısıydı. Atatürk şunu çok iyi biliyordu: Bir toplumun başı değişmeden zihni değişmez. Zihni değişmeden ahlâkı dönüşmez. Ahlâkı dönüşmeden de ne adalet kurulur ne üretim ne de onur. Bu yüzden kıyafete dokundu. Çünkü kıyafet, insanın dünyaya verdiği ilk cevaptır. Ve o cevap yüzyıllardır şunu söylüyordu: “Ben düşünmüyorum, bana öğretileni taşıyorum.” Atatürk bu cevabı kabul etmedi. Aynı tavrı fabrikalarda da gördük. Çünkü o, bağımsızlığın yalnızca sınırlarla değil, tezgâhlarla, makinelerle, üretimle kazanıldığını biliyordu. Silahl...

"Ben yapamadım, o yapsın." "Benim çektiğimi çekmesin."

 "Ben yapamadım, o yapsın." "Benim çektiğimi çekmesin." İyi niyetin yaldızlı sözleri… Ama aynı zamanda görünmez bir tuzak. Anne-babaların, kendi hayal kırıklıklarını, yarım kalmış umutlarını, boğazlarında düğümlenmiş “keşke”lerini çocuklarının omuzlarına yüklemesinin başlangıç noktası. İyilikle başlar her şey; acı çektirmemek, daha iyi bir hayat sunmak, çocuklarının önündeki taşları temizlemek… Fakat “daha iyi”nin tanımı, çoğu zaman ebeveynin kendi kırık hayallerinden yapılmış bir mozaiğin sınırlarından ibarettir. Çocuk, kendi olma hakkını, hata yapma özgürlüğünü, yanlış seçimlerin öğretici acısını, “başarma” kutsalı uğruna kaybeder. Bir birey olmaktan çıkar, ebeveynin “tamir projesi”ne dönüşür. Ve bu proje, ruhu yaratan değil, törpüleyen bir inşaat gibidir. Böyle büyüyen bir çocuk, sevgiyi koşula bağlamayı öğrenir: “Başardığım sürece seviliyorum.” Bu, ruhun en derin katmanına kazınan görünmez bir yara izidir. Yetersizlik duygusu, kronik kaygı, mükemmeliyetçilik, ki...

Vay o filozofların hâline!

 Vay o filozofların hâline! Tek bir kişinin bir sözündeki tek bir kelimeyle... Karamsar ve akıl bulandıran düşüncelerini, erdemsizlik hâllerinihakikat diye yutturdular. Kendilerinde eksik olanı yücelttiler; söyleyemediklerini suskunluk sanmamızı istediler. Acıyı bilgelikle, çöküşü derinlikle karıştırdılar. Çünkü kimileri düşünmeyi, yalnızca var olanı eleştirmek sandı. Oysa düşünmek, yıkmak değil; ayıklamak, arıtmak, aramaktır. Bir düşünce insana umut vermiyorsa, o düşünce değil, yalnızca kelime yığınının kalıntısıdır. İşte tek bir kişinin bir sözündeki o biricik kelime ile harekete geçtim. 

Düşünceler bize mi ait?

 Zihnin Tutsakları İnsanlar zihinlerini yönettiklerini sanıyorlar. Oysa çoğu, zihnin onlara sunduğu ilk düşünceyi, bir emirmişçesine kabul eder. Düşünmeyi, düşünceler arasında seçim yapmak zannederler. Oysa düşüncenin kaynağını sorgulamayan her seçim, görünmeyen bir efendiye boyun eğmektir. Zihin bir araç olmalıydı. Ama zamanla aracı kullanan eller tembelleşti, yön veren irade köreldi, yönelimlerin yerini dürtüler aldı. Artık insanlar, kendi zihinlerinin kölesi. Zihin dediğin; geçmişten devralınan korkular, toplumdan emilen yargılar ve sürekli konuşan bir iç sesin yankısından ibaret. Bu yankı susmadıkça hakikat duyulmaz. Zihin bir çöplüğe dönüşüyor. Reklamlar, ideolojiler, inançlar, arzular ve travmalar… Her biri zihnin içine birer zehir gibi sızıyor. İnsan, bu karmaşanın ortasında kendi sesini değil, başkalarının ona yüklediği kayıtları dinliyor. “Ben böyleyim” diyor, ama o “ben” kime ait? Gerçek ben mi, yoksa programlanmış bir ben mi? Düşünmek bir refleks değil, bir iradedir. Lak...

Konfor Alanı üzerine.

 Sürekli konfor alanımızın dışına çıkmamız gerektiğini düşünüyorum. Yaşamıyoruz kesin, sürekli üzerine koyarak, düşünerek, zihnimizi genişleterek, hareket ederek bir çaba içinde olmamız gerek. Okumakda konfor alanı dışına çıkmaktır, okuma alışkanlığı kazandıktan sonra yazmak da kazanılan konforun dışına çıkmaktır. Okumak, düşünmek, yazmak, zihni genişletmek, kendi kalıbının dışına çıkmak ve kendine yeniden biçim vermek bir lükstür. Her insanın yapabileceği bir şey olmayıp aslında her insanın yapabileceği kadar da basit şeylerdir. Bu yüzden belki de konfor alanından çıkmak, yalnızca fiziksel ya da sosyal bir cesaret eylemi değil, varoluşsal bir sorumluluktur. İnsan, kendi kendisinin sınırlarını aşmadıkça özgür değildir; çünkü asıl tutsaklık dış dünyadan değil, iç dünyada kurulan duvarlardan gelir. Alışkanlıklar konforludur; çünkü düşünmeyi gereksiz kılar. Düşünmekse tehlikelidir; çünkü insanı dönüştürür, insanı yıkar ve yeniden kurar. Okumak sadece bilgi almak değildir; bir aynadır ...